Türk İşi Sosyal Medya

11 Ağustos 2009  |  Kategori: Blog Dünyası
İnatçı keçiler

Bugünlerde eski küllenmiş bir tartışma tekrar alevlendi. Geleneksel medya ile blog yazarları tekrar kılıçlarını çektiler. Birileri çıkıp eski çamlar bardak oldu blog bir modaydı geldi geçti diye ahkam kesince karşı bir atak geldi. Daha sonra Turkcell’in bazı blog yazarlarına verdiği 3g paketi etrafında bir fırtına koptu. En nihayet Bilişim Muhabirleri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Fatih Sarı Turk.internet.com‘a verdiği mülakatta “herkes yerini bilecek” anlamına gelebilecek şekilde esip gürlemesi de son nokta oldu.

BMD Başkanı Fatih Sarı’nın röportajını bir kaç sefer okudum. Bazı düşüncelerine katılmakla beraber bazılarına katılmadığımı da baştan belirteyim. Röportaja da başlık olan cümleyle başlayalım. Blog yazarlarının davet edildiği bazı toplantılara bizzat katıldım, katılamadıklarımın içeriklerini de diğer blog yazarlarından öğrendim. Tabii ki kokteyl havasında olanlar da vardı ama kesinlikle bu toplantılar “eğlence partileri” olarak adlandıracak içerikte değillerdi. Hatta bilgilendirici içerikleri dolayısıyla sıkıcı olmuş toplantılar dahi vardı.

Fatih Sarı’nın röportajda dile getirdiği önemli noktalardan biri de blog yazarlarının medya olamaması. 4. yılını bitirmiş bir blog yazarı olarak Türiye’de blog yazarlarının henüz medya olamadığı sözüne üzülerek de olsa katılmak zorundayım. Şimdi bu yazdıklarıma bazı blog yazarı arkadaşlar isyan edecektir. Ama maalesef gerçek budur. Türkiye’de marka haline gelmiş veya gelebilecek, gerçekten kitleleri etkileyebilen veya etkileyebilecek kaç tane blog sayabilirsiniz? Elbette iki elin parmağını asla geçmeyecek. Biraz at gözlüklerini çıkaralım ve objektif bir biçimde olaylara bakalım. İstikrarlı, belirli bir alana ait özgün içeriğin bulunduğu blogların sayısı çok az. Bu az sayıdaki blogların okunma oranları da hepimiz biliyoruz ki oldukça düşük. Peki öyleyse hangi medyadan bahsediyoruz?

Bir diğer noktada Türkiye’deki blogların profesyonel olma yönünde herhangi bir aktifliğinin olmamasıdır. Profesyonel olmak sadece yaptığı işten para kazanmak demek değildir. Profesyonellik işinde ciddi olmak, ileriye dönük planları ve hedefleri olmak demektir. Blogların gerçek bir medya olduğu uzak diyarlarda blog yazarları günlerinin yarısından fazlasını sosyal ağlarda lak lak yaparak değil içerik geliştirerek harcıyorlar. X’in çağrıldığı bir davete/toplantıya beni niye çağırmadılar diye dert yanmanın profesyonellikle bir ilgisi olduğunu zannetmiyorum. Zaten kişileri siyasal
düşünceleri, inançları, tercihleri dolayısıyla cahillikle ile itham eden, tanımadığı, kendisinden yaşça çok büyük kişilere dahi ağza alınmayacak kadar saygısız sözlerin sarf edildiği, bir kavga çıksa da like versek denilen bir ortamdan ne profesyonellik çıkar ne de sosyal medya!

Bu noktada röportajda dile getirildiği gibi Bilişim Muhabirleri Derneği’nin yumruğunu masaya vurarak “önce biz” demesini haklı buluyorum. Çünkü bu insanlar hayatlarını bu işten para kazanarak devam ettiriyorlar. Profesyonel iş alanları hakkında hassasiyet göstermeleri de oldukça normal. Yalnızca Fatih Sarı -eğer ki kendi ifadeleri ise- bazı ifadeleri kullanırken biraz daha yanlış anlaşılmayacak ifadeler kullansa idi daha memnun olurdum. Zira bazı ifadeleri zaten çatışma ortamında olan iki grubu karşı karşıya getirecek düzeyde.

Netice itibariyle özünde blog yazarlarının genelde sosyal medyanın Türkiye’deki yeri henüz netleşmemiştir. Ajansıyla, şirketiyle, yazarıyla, okuyucusuyla herkesin bilmesi gereken bir şey vardır ki o da sosyal medyanın Türkiye’de oluşturduğu etki henüz abartılacak düzeyde değildir. Bir gün gelir de blog yazarları veya sosyal medyaya içerik oluşturan kitle kendi arasındaki kısır tartışmalardan başını kaldırıp ciddi şeylere imza atarsa o gün geleneksel medyanın posta koymasına karşı bir efelenme imkanı olur.



Bu yazıya 6 yorum yapılmış

  1. Mustafà Ràví  |  13 Ağustos 2009 @ 01:13 #

    Selçuk Hocam, selâmet üzerinize olsun.

    Öncelikle şu lâk lâk yapmakla ilgili tavsiyeniz için teşekkür ederim.

    Şu son dönemde söylediklerimin Türkiye’nin en kaliteli görünen ve en okumuşlarına aid bloglarında bile, en yobaz batılı ateist veya Hıristiyan bloglarında insanlara zor reva görülecek muamelelere tabi tutuluyorsunuz. Son günlerde böyle bir muameleye bir kez daha tabi tutulduğum için çok canım yandı.

    Zaten kişileri siyasal düşünceleri, inançları, tercihleri dolayısıyla cahillikle ile itham eden, tanımadığı, kendisinden yaşça çok büyük kişilere dahi ağza alınmayacak kadar saygısız sözlerin sarf edildiği, bir kavga çıksa da like versek denilen bir ortamdan ne profesyonellik çıkar ne de sosyal medya!

    Katılıyorum, fakat ben yaş farkından ziyade, şuna dikkat çekmek istiyorum: İnsanların fikirlerine cevab verilemediğinde şahıslarına hakaret ediliyor. Özellikle yorumlarda şu oluyor: Kim oldukları hiç bilinmeyen ve tek suçları kaynak göstererek bilgi vermek olan insanlara “sen cahilsin” deniyor, söylemedikleri şeyleri îmâ etmekle suçlanıyorlar. Ama bu cehaleti isbat için hiçbir delil gösterilmiyor. Site yöneticileri kendilerini öyle muktedir ve otoriter hissediyorlar ki onların hiçbir fikrî argümanda bulunmaksızın, hiçbir bilgi vermeksizin, sadece size “cahil” demeleri, kendi görüşlerindeki insanları ise “bilgili” ilân etmeleri yeterli oluyor. Hele hele yorumlarınızı yayımlamazlarsa, okuyucular da zannediyor ki kim bilir ne saçma şeyler yazmıştınız…

    Sitelerini fikir ve bilgi paylaşımı için değil, kendi görüşlerini özgür paylaşım ve liberal düşünce maskesi altında dayatmak ve onlara düzgün bile olsa cevab verenleri sansürleyip bir de küçük düşürmek için kullanan insanlarla mı blogculuk gelişecek, bu ülkede özgür düşünce oluşacak?

    Ve bunlar Türkiye’nin en itibarlı, en çok hit alan, en çok adamdan sayılan siteleri…

    Meselâ yakınlarda meşhur bir sitede, kendilerine yazılarımı göndermeyi düşündüğüm bir sitede şu olayla karşılaştım:

    Yukarıdaki gözlemimi ve aşağıdakileri, dünyanın en iyi üniversitelerinden mezun Türkiye’nin belki de en iyi tarihçilerinin öğretim yaptığı bir üniversitenin ortalaması yüksek ve dolayısıyla akademik yöntem nedir çok iyi bilen bir öğrencisi olarak söylüyorum. Hiçbir teşkilata bağlılığım olmadığını, sadece kendi hâlimde meseleleri anlamaya çalıştığımı, başka kaygım olmadığını belirtmeliyim. Tek suçum bazı şeyleri akademik yöntemle çözmeye çalışmaktı. Ama bu sefer, itibar ve belli ki iktidar kaygısı içindeki bu insanlar, hakkımdaki gerçekleri, üstelik sözde ilim ve saygı adına ters düz etmekten, beni haksız yere suçlamaktan, herhalde suçlamalarının haksızlığı anlaşılmasın diye yazdıklarımı da sansürlemekten ve hatta samimiyetsiz olduğumu iddia etmekten geri durmadılar…

    Karşımdaki insanların fikirlerine cevab verdiğim, onlar benim şahsımla uğraştıkları hâlde, hakkımdaki son hakaretlere cevab vermek için üç yorum yazdığımda bunların hiçbiri yayımlanmadı. Sonra da ben şahıslarla uğraşıyormuşum, onlar benim fikrime cevab veriyormuşum diye bizzat “liberal ve ahlâklı müslüman” imajlı moderatör tarafından düpedüz yalan söylendi ve sitenin belirtilmiş genel ilkelerine (yayımlanmayan yorumcuya açıktan cevab vermemek, özel e-posta göndermek) aykırı olarak hakarete uğradım.

    Sonradan fark ettim ki, sitenin en itibarlı bir şahsıyla fikir tartışmasına girmişim ve “karizma”sını istemeden çizmişim. Benden fazla bilgili insanlara “dil uzattığım” söylendi. Halbuki benim verdiğim bilgi ve kaynaklara cevab veremediklerine göre, benim ilmimin az olduğunu bilebilecek insanlar değillerdi –en azından üzerinde konuştuğumuz konuda. Benden fazla ilmi olduğu için kendisinin fikirlerine cevab vermemem gereken kişi ise filânca âlimin savunduğu, ama kaynak göstermediği ama benim kaynak göstererek (TDV İslâm Ansiklopedisindeki akademik bir yazıyı) yanlışlığını belirttiğim bir fikri savunmak için yine o âlimin –kaynaksız– kendi yazısını kaynak gösteren bir ilim anlayışına sahibdi…

    Sonradan öğrendim ki benim ilmimin azlığı zannıyla alâkası yokmuş bunun. Meğersem o kişi içinde bulunduğu dinî-iddialı teşkilât içinde muteber bir kimseymiş, bütün sebeb buymuş. O kişiyi artık söyleyebileceği bir söz bırakmamakla, çünkü meselenin en sağlam kaynaklardan özünü ortaya koymakla hem onu, hem temsil ettiği (ve liberallik maskesi altında saklanan) teşkilâtını küçük düşürdüğüm düşünülmüş…

    Blogculuk için önce fikrî samimiyet gerekir. Dinî veya seküler (sosyalist, liberalist vs.) iddialı olsun, insanların bazı grupların ideolojik çıkarlarını korumak için yazdıkları ve bireysel ahlâka en çok inanır görünenlerinin bile bu çıkarlara aykırı düşünenler hakkında çarpıtmalar yapmaktan çekinmedikleri bir bloglar dünyasından bahsediyoruz. Çağın modası olduğu için akademik geçerlilik, liberallik ve özgür düşünce numaraları altında totalitarist bir şeylerin, yine totalitarist amaçlar için yapıldığı bloglardan bahsediyoruz…

    Millet olarak bu totalitarizm ve gayri-ilmî hiyerarşiye sorgusuz itaat alışkanlıklarımızın nedenine inecektim, ama mevzuyu daha fazla uzatmayayım…

    O son meselede uğradığım gönül ve hayal kırıklığının beni asla bırakmayacağını ve ayrıca bana çok şeyler öğrettiğini düşünüyorum. Ben, ömrümü ilme adamak için fen-edebiyat fakültesi tarih bölümünü seçtim ve internet şartlarında mümkün olabileceği kadar kaynaklı konuşmaya, akademik, bilimsel dürüstlükten ödün vermemeye çalışıyorum. Fakat bu ülkenin kültüründe bu hoş görülmüyor. Bilgi ve akademik düşüncenin değil, iktidara dayalı itibarın ve ilme dayanmayan, güce dayanan bir hiyerarşinin takdir gördüğü bir ülkede yaşıyoruz.

    Ama Allah’ın izniyle ümidimi kaybetmeyeceğim, bu ülkenin en havalı “düşünce” çevrelerinde bile hakim olan sığlığa ve güce-saygı, ilme saygısızlık hâline ödün vermeyeceğim. Âlem benim hakkımda itibar sahiblerince atılan iftiralara inansınlar, ben tarihe kaydımı kendi imkânlarım dahilinde düşeceğim…

    Bunun için de nicedir yazışmalarımı azaltıp okumamı artırma niyetindeyim. Çünkü yazışmalarla bana bir şeyler öğretebilecek, amacı öğretmek ve öğrenmek olan, sadece bilginin ve hakikatin peşinde olan insanlar bu internet dünyasında yoklar. İnşallah tavsiyeniz üzere hareket edip yazdığım (ve mülkiyeti bende değil bir arkadaşta olan) siteyi geliştirmek üzere hareket edeceğim.

    Zaten belli bir teşkilâtın ya da nefsimin çıkarlarının izinde gitmek gibi bir gayeyi hiçbir zaman taşımadığımı, rahatsızlığı olan ve maddî durumu da bozuk olan bir öğrenci olarak şu anki maddî sorunlarımı da bu yüzden yaşadığımı Allah biliyor; sadece ilim ve hikmetin peşinde koştuğumu, ideolojik saplantılardan nefret ettiğimi de… Fakat yılgınlığa düşer ve bu sığ, bu ilme değil başka şeylere saygı gösteren zihniyete kendimi teslim edersem, bana haksızlık etmiş insanların durumuna düşeceğimi de bildiğim için bunu –Allah’ın dilemesiyle– asla yapmayacağım. Blogumu en kısa zamanda çok daha kaliteli bir plâtform hâline getirmeye çalışacağım. Başkalarının kaybettirdiği kazandırdığından fazla olduğunu artık idrak ettiğim bloglarında vakit kaybetme niyetinde de değilim.

    Fakat burada gazeteci Mustafa Akyol Hoca’mın ve aynı şekilde Bekir L. Yıldırım Hoca’mın bloglarını çok değerli bulduğumu ve yukarıda anlattıklarımdan onları münezzeh tuttuğumu belirtmek isterim. Zaten yukarıdaki izahatımı okuyanlar, –en azından benim kanaatimce–onların bloglarının neden farklı bir kalite sergilediğini anlayacaklardır.

    Ben konuşkanımdır. Büyük dedemden gelme kalıtımsal bir özelliğim olduğunu öğrendim. Umarım bunun için bana kızmamışsınızdır. Çok uzun diye yayımlamasanız da olur, ama o durumda en azından bana bir izah e-postası gönderirseniz sevinirim.

    Mustafà Ràví - Gravatar
  2. mert  |  25 Ağustos 2009 @ 17:12 #

    abi ne yazıyı baştan sonra okuyabildim ne de yorumu ama, işin ilgimi çeken kısmı yorum oldu.Bu ne uzun bir yorum böyle, hatta yazıdan bile uzun..Ama sebebını son cümleleri arasından anlayabiliyoruz “..Ben konuşkanımdır. Büyük dedemden gelme kalıtımsal bir özelliğim olduğunu öğrendim…” maşallah yaa:)

    mert - Gravatar
  3. Eray USTA  |  19 Ekim 2009 @ 20:58 #

    Hocam mevzuyu çok güzel dile getirmişsiniz. :)

    Eray USTA - Gravatar
  4. Fatih TAŞDELEN  |  23 Kasım 2009 @ 11:40 #

    hocam süper özelliklede netice kısmında yer alan sözleriniz bilhassa gerçeklerin ta kendisi olmuş. @Mustafà Ràví ustada neredeyse bir makale gibi yorum yapmış :)

    Fatih TAŞDELEN - Gravatar
  5. Efe  |  13 Aralık 2009 @ 21:34 #

    yazı gerçekten hoşuma gitti bir takım şeyler için maalesef biraz zaman gerekiyor aslında blogların okunma azlığı konusunda belki bizim okumayı sevmediğimiz gerçeği büyük etken olabilir bu noktada ilerleyen zamanlarda video blogların belki de daha fazla yükselişe geçebileceği öngörülebilir. mesela ilk yorum :) hakikaten çok uzun hepsini okumadım belki bir video olarak o yorum bırakılsaydı videoyu izleyecektim :)

    Efe - Gravatar
  6. çağatay  |  17 Aralık 2009 @ 20:09 #

    Hocam blogların konumu ile ilgili objektif değerlendirmeleriniz ve sosyal ağlardaki lak lak tespitiniz için tebrik ediyorum. İki yılı aşkın yazıyorum ve camia ile ilgiliyim ancak bu süre zarfında bir arpa boyu yol alınmadığını ve beklentilerin iki yıl öncesine göre azaldığını, hedeflerin küçüldüğünü gözlemlemekteyim. Hele kurumsallaşma adına hiçbir adım atılmadığı da bir gerçek.Hal böyle iken blogları eleştirenlere karşı savunma için nasıl bir argüman öne sürülebilinir ki?

    çağatay - Gravatar

Yorum yapın

XHTML: Bu kodlar kullanılabilir: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>